Evet, bizim bir davamız var. Hem de kutlu bir dava. Güç Birliği Partisi,
bu kutlu davanın anlamını, hedeflerini, felsefesini, misyonunu, vizyonunu
tam manasıyla kavramış ve içselleştirmiş vatanperverlerin bir araya geldiği
bir platformdur.
Öncelikle belirtmek isteriz ki, bizler dünyanın ekonomik, sosyal,
kültürel anlamdaki konjonktürel yapısını değerlendirirken insan odaklı
bakarız. Din, dil, ırk, mezhep, etnik köken, milliyet ya da farklı bir unsur bizim
için önemli değildir. Asıl olan insandır. Bu manada hitabımız önce tüm yurt,
sonra tüm vatan ve nihayetinde tüm cihandır.
Sizlerden istediğimiz, eğer yapabilirseniz, etnik, kültürel, sosyal
farklılıklarınızı, siyasal ideolojilerinizi bir kenara bırakıp bizleri o şekilde
değerlendirmenizdir. Zira bizler var olan ideolojilerden bağımsız, farklılıkları
zenginlik olarak görüp insanlığın temel sorunlarına, bir ve beraber olarak
çözüm üretebileceğimize inanıyoruz. Bu yüzden söylediklerimizi belli bir
grupla, herhangi bir siyasi ideoloji ile bağdaştırmaya çalışmaksızın, objektif
bir şekilde değerlendirmenizi talep ediyoruz. Bizler söylediklerimizde
herhangi bir gruba ya da siyasal ideolojiye dönük sözcükler kullanmamaya
gayret edeceğiz.

Bugün dünyada savaş, kan, gözyaşı, açlık, yoksulluk, sefalet kol
gezmekte. Adaletsizlik ve zulüm tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar
globalleşmiş durumda. Dünyanın içinde bulunduğu bu durumun düzeltilmesi,
tüm insanlığın önünde bir zorunluluk olarak durmaktadır.
Dünyada bugün var olan adaletsizlik ve zulüm ortamının genel
tablosunu çizmeden önce bizlerin tarihsel süreçte nasıl hatalar yaptığımızı ve
neleri, nasıl düzeltmemiz gerektiğini, doğru ve objektif bir şekilde
değerlendirmek sorunların çözümünde son derece önemlidir. Bu minvalde
öncelikle tarihimizde bilim dünyasına büyük katkılar yapmış, batının
“Muasırlaşması” ve “Medenileşmesi” anlamında çok önemli çalışmaları olan
bilim adamlarının sadece isimlerini vererek konuyu değerlendirmeye
başlayalım;
İbn-i Sina, İbn-i Rüşd, İbn-i Haldun, Harizmi, El Biruni, El Cezeri,
Akşemseddin, Kutbettin Şerazi, Ömer Hayyam, Battani, Fergani, Farabi, İbn-i
Heysem ve niceleri. Birkaçının isimlerini zikrettiğimiz bu bilim adamları aynı
zamanda din alimleri idi!
Osmanlı devleti, 9-12. Yüzyıllar arası yetişen din alimlerinin de etkisi ile
dünyaya 400 sene hükmetti. Fakat Kanuni döneminde bilim, felsefe, tıp
derslerinin medrese eğitim programından çıkarılması ile başlayan süreçle
birlikte yerimizde saymaya başladık. Biz batının 400 yıl ilerisinde idik, 300 yıl
yerimizde saydık onlar 100 yıl ilerimize gitti. En acısı da “BATI” bizim
yetiştirdiğimiz bilim adamlarını örnek alarak kendi devrimini gerçekleştirdi.
Osmanlı kendi evlatlarını unuttu, hurafe inancına saplandı. Sadece tasavvuf
üzerine düzen kurdu. Tasavvuf güzeldir ama yanına bilimi de koymak gerekir.
Sultan Abdulhamid bunu bitirmek için hamleler yapsa da günün zorlu
şartlarından dolayı pek başarılı olamadı.

Son 300 yılda 1,5 milyarlık İslam dünyasında buluş yapan bilim adamı
sayısı kaçtır acaba. 300-350 senedir yerimizde sayıyoruz. Batı bizden aldıkları
ile bugünlere geldi. Bugünkü dünya biliminin altyapısını hazırlayan, her şeyin
öncüsü biziz. Peki bizler ne yapmalıyız? Bizler; esnaf esnaf gezen, teşkilat
oluşturan, Ahi Evran’lar, Aziz Mahmut Hüdayi’ler, Somuncu Babalar, Şeyh
Edebali’ler gibi düşünüp, bilimi, üretmeyi önceliğimiz yapıp durmaksızın
çalışmalıyız. İbn-i Sina, İbn-i Haldun, El Cezeri gibi alimlerin anlayışı ile din
algımızı yeniden inşa etmeli ve geleceğin temellerini bu anlayış ile atmalıyız.
Her alim, her hoca bilimle uğraşmalı. Çünkü gençler bunları örnek almak
zorunda. Gençleri, “Türkiye’deki ve batıdaki bilimci, tıpçı ve felsefecileri
örnek aldıklarında dinden uzaklaşıyorlar” diyerek eleştirmek haksızlıktır,
kolaya kaçmaktır. Gençleri suçlamaktansa, onlara örnek olmak anlamında
neler yapmak gerekir diye düşünmek ve harekete geçmek gerekir.
İslam-Bilim-Akıl arasındaki bağıntı en doğru şekliyle tanımlanmalı ve
Muasır Medeniyet inşa etmek adına, modern çağın gereklerine uygun bir
şekilde, bilimi önceleyerek, üreten bir toplum haline gelmemiz sağlanmalıdır.
Bu minval üzere hareket edip, aşağıda bahsedeceğimiz Muasır Medeniyet
inşa etmek bağlamında her türlü dinamik bu anlayışla oluşturulmalıdır.

Bizim asıl söylemek istediğimiz, bugünü düzeltmek ve geleceği inşa
etmek gerektiğidir. Yapmamız gereken bu. Tarihle övünmek ve geçmişte
yaşamak değil, bugün ve yarın nasıl olmamız gerektiğini anlamak adınadır
mücadelemiz…
Bilimi önceleyen, üreten, müreffeh, güçlü, tam bağımsız Türkiye
idealini gerçekleştirmek için çıktığımız bu kutlu yolda amacımız; yeni bir
“Muasır Medeniyet” inşa etmektir. Bu inşayı gerçekleştirebilecek tarihsel
birikim, tecrübe, akıl, azim ve kararlılık ‘damarlarımızdaki asil kanda’
mevcuttur. Bir davanın hedefine ulaşabilmesi için, öncelikle hareket etmek
gerekir. Güç Birliği, aslında bir harekettir. Güç Birliği Hareketi, ulvi
hedeflerine ulaşacak bu kutlu davanın başlangıç noktasıdır.
Güç Birliği Hareketi;
Bir DİRİLİŞ hareketi değildir ki biz hiçbir zaman ölmedik,
Bir KURTULUŞ hareketi değildir ki biz esaret altına düşmedik,
Bir KURULUŞ hareketi değildir ki biz yıkılmadık,
Bu hareket bir “UYANIŞ” hareketidir.
Bu uyanış; zihnimizde, kalbimizde, damarlarımızda akan o asil kanda,
genetik kodlarımızda, yani içimizde var olan devin uyanışıdır. Bu dev, “Muasır
Medeniyet” inşa etme anlamındaki her türlü unsuru bihakkın yerine
getirebilecek güce sahiptir.

5

Unutulmaması gerekir ki toplumlar bireylerden oluşur, dolayısı ile de
öncelikle birey olarak değerleri, hedefleri, izlenecek yolu tam manası ile
anlamak ve içselleştirmek gereklidir. Bireylerin kendi değerlerini, kendi
kültürüne, inanışına göre yeniden tanımlaması gerekir. Birey aileyi, aile şehri,
şehir ülkeyi, ülke dünyayı değiştirebilir. Bilimi önceleyen, üreten, müreffeh,
tam bağımsız Türkiye idealini gerçekleştirme yolunda muasır medeniyet inşa
ederken, toplumun millet olma bilinci ile birbirine sımsıkı bağlanması ve bu
milletin doğru, dürüst, ahlaklı ve erdemli bireylerden oluşması, ulaşılmak
istenilen hedef bağlamında olmazsa olmaz konumundadır. Muasır medeniyet
oluşturma bağlamında sosyal, kültürel, ekonomik hususların gerek devleti
oluşturan mekanizmaların, gerekse özel teşebbüsün tüm mekanizmalarının,
gerekse de toplumun tüm sivil ve sosyal yapılarının bireyler tarafından
teşekkül ettirildiği bilinci ile, Güç Birliği Hareketi toplumda doğru, dürüst,
ahlaklı ve erdemli bireylerin oluşması adına hazırlıklarını yapmış ve bunu
hayata geçirecek siyasal anlamdaki Güç Birliği Partisi’ni de bu anlayış ile
teşekkül ettirmiştir

Muasır medeniyeti inşa etme anlamında oluşturulan Güç Birliği
Hareketi’ni en doğru şekilde anlamanın, kavramanın ve içselleştirmenin yolu
şu iki soruya cevap bularak sağlanabilir;
Güç Birliği Nedir?
Neden Güç Birliği?
Güç birliği nedir; bu soruya cevap bulmadan önce gücün ne olduğunu
anlamak gerekir. Zira güç gerek bireysel anlamda, gerekse kurumsal anlamda
doğru tanımlanmaz ve içselleştirilmez ise mazlumların sorunlarını çözmek ve
her alanda adalet için yola çıkanlar zalimler olarak ortaya çıkarlar ve bu
durum topluma daha büyük zarar verir. Güç Birliği felsefesinin temel anlayışı,
bireysel ve kurumsal bağlamda gücün en doğru ve özellikle adil bir biçimde
kullanılması adına etkin eğitim ve denetim mekanizmalarını oluşturmuştur.
Güç Birliği hareketinin asla taviz vermeyeceği konuların başında, bireye tevdi
edilen makamın, mevkinin, yani bireye verilen gücün bireysel menfaatler
doğrultusunda kullanılmasıdır. Bu şekilde davrananların olması durumunda
çok ciddi disiplin tedbirleri uygulanacaktır. Bu hareket içerisinde bulunacak
her bireyin, dava neferleri haline gelebilmesi için bu bilinci hayat felsefesi
haline getirmesi şarttır.

İyilik; kötülük yapamamak değil, yapmamaktır. Güç ise elinde her türlü
öldürme imkânı varken bağışlayabilme becerisidir. Gerçek güç merhamettir.
İyi ile kötüyü ayıran ölçüt de, sahip olunan gücün kullanımıdır. Yani iyilik,
kötülük yapmaya muktedir iken bunu yapmamayı seçebilme erdemidir.
Erdemli insan iyidir ve ahlakın bireyde işleyişinin doğru bir örneği hatta
timsalidir.
Fakat acziyet ve güç yoksunluğundan masumiyet hırkası giyinenler,
şartlar değiştiğinde güç sarhoşu olurlar, en nihayetindeyse tiranlaşırlar.
Çünkü aciz insan korkaklaşır ve korku insanda nevrozlara sebebiyet verir.
Böylece korku öfkeyi ve öfke de daha derin bir korkuyu ortaya çıkarır. Kanlı
diktatörlerin güçlerini kaybetmelerinin ardından içine girdikleri ruh hali işte
budur. Gücü ele geçirdiğinde aslan olan, gücü kaybettiğinde süt dökmüş kedi
haline gelir. Çünkü aslında üstlendiği gücün kontrolünde savrulan bir
meczuptan ibarettir. Gücü korumak ve bu güçle kendini ispat etmek, onda
takıntı olmuştur. Savaşlar, ekonomik ve bürokratik iltimaslarla kendi
tebaasını oluşturur, güçlendirir ve besler. Ayrıca üstünlük hissi, aşağılık
kompleksini de derinleştirir. Eleştiri ve alternatif görüşler karşısında,
benliğine yönelmiş düşman namlusu gibi öfkelenir, acımasızca saldırır ve
sindirir. Korkusu, acımasının önüne geçer. Çünkü zayıf kalmak onun için
ölümle aynıdır.

Bu konuda dünyadaki en mükemmel örnek Nazi Almanya’sıdır. Kavgam
adlı kitabında “Ben dünyaya insanları güçlü yapmak için gelmedim, onların
güçsüzlüklerini kullanmak için geldim.” Der Hitler. Hitler’in güç elinde iken
neler yaptığını herkes çok iyi biliyor. Bunları burada detaylandırmayalım.
Konuyu daha çok Hitler’in sosyal, psikolojik yönünü güç tanımlamasını
kavramak adına düşünelim. Boğa sürülerini kocaman araziler boyunca süren
kovboyların tüm mahareti atlarına olan hakimiyetlerindendir. Büyük
liderlerin liyakatleri de kitlelerin karşısında duruşlarından gelir. Gücü
hazmedip içselleştirirlerse, kitlelerde o kişinin nezdinde güce biat etmeye razı
hale gelirler. Kitleler asla, yalnızca ezildikleri için, kendiliklerinden
başkaldırmazlar. Kendilerine karşılaştırma yapacakları ölçüler verilmedikçe
ezildiklerinin bilincine varmazlar. Böylece gitgide büyüyen bir çığ ortaya çıkar.
İşte güç doğru bir şekilde tanımlanmaz ve bilinmez ise, bu çığ masumlara ve
mazlumlara zarar verir.
Güce sahip olmanın en zor kısmı ise, paylaşmaktır. Güçlenen birey,
gücünü paylaşmak istemez ve elbette yozlaşmaya mahkûm olduğundan,
güçte hak sahibi olan kim varsa yok etme yoluna gider. Kendi yeğenlerini,
kardeşlerini, babasını ve hatta çocuklarını bile öldürür, ama asla
durdurulamaz. Güç için savaşır, yakar, yıkar ve durmadan buna devam eder.
Ta ki güç onu aldatıcı sözlerle yok edip, zihniyle tüketene değin vazgeçmez.
Çünkü güce sahip olmak ile gücün esiri olmak arasındaki fark kişinin niteliğini
belirler. Gücü yönetmeye muktedir olmayan ise kendi kıyametini hazırlar.

Gücü doğru tanımlamak ve içselleştirmek “GÜÇ BİRLİĞİ” olgusunu tam
manası ile kavramayı sağlayacaktır. Gücün bireyi yönetmesi mi? Bireyin gücü
yönetmesi mi? Asıl olan nedir? Asıl olan hep birlikte güçlü olmak, birliğin
gücünü oluşturmaktır. Benim güçlü olmam değil, biz olarak, hep beraber
güçlü olmaktır. İşte tam da bu yüzden ben değil, biz diyenlerin birlikteliği
diyoruz GÜÇ BİRLİĞİ’ ne. Amaçlanan güçlerin birleştirilmesi değil, birlikte
güçlü olmaktır. Bizim için her insan değerlidir. Sosyal statüsü, etiketi,
zenginliği, yoksulluğu ve dahi hiçbir vasfı bizim için önemli değildir. Önemli
olan Güç Birliği’nin felsefesini, amaçlarını, hedeflerini, misyonunu ve
vizyonunu tam manası ile kavramış her bireyin, biz olma bilinci ile katılımının
olmasıdır.
Peki Güç Birliği nedir? sorusuna cevap bulduysak, neden Güç Birliği?
Sorusunun da cevabını bulmaya çalışalım. Bu sorunun cevabını bulabilmek
için öncelikle dünyadaki ve Türkiye’deki genel tabloya bakmak gerekir. Bu
tablonun vahametini anlayabilmek adına aşağıda birtakım istatistikler
paylaşacağız. Bu istatistikleri değerlendirirken tüm farklılıklarınızdan sıyrılıp,
sadece insan olduğunuzu hatırlayarak değerlendirme yapmanız, neden Güç
Birliği sorusuna cevap bulmanızı kolaylaştıracaktır.
Uluslararası bağımsız araştırma örgütleri ve ilgili kurumların günlük
araştırma raporlarına göre; dünya genelinde 66 ülkede 686 farklı yapı birbiri
ile savaş halinde.
Birleşmiş Milletler’ in yayımladığı açlık raporuna göre dünyada 821
milyon insan açlıktan etkileniyor. Yani dünyada yaşayan her 9 kişiden biri aç.
Dünya nüfusunun 2 milyarı günde 3,2 dolardan az bir gelirle yaşamaya
çalışıyor. Günde 1,9 dolardan az gelirle yaşamaya çalışanlar ise 753 milyon
kişi.
Dünya gıda programı direktörü Beasley “Her 5 saniyede bir çocuk
açlıktan ölüyor. Dünyada 300 trilyon dolarlık bir varlık var iken bu durum
kabul edilemez ve affedilemez” diyor.

Yoksulluğa karşı çalışmaları ile bilinen yardım kuruluşu OXFAM’ın yıllık
raporuna göre; dünyanın en zengin 26 milyarderinin dünya nüfusunun %50
sini oluşturan 3,8 milyar insanın toplam varlığına eşit olduğunu bildirdi.
Tüketici Hakları Derneği’nin Ekim 2018 raporuna göre; Türkiye’de 16
milyonu aşkın insan yeterli beslenemiyor, yani aç. Ayrıca 48 milyon insan
yoksulluk sınırında yaşamaya çalışıyor. TÜİK Ocak 2019 verilerine göre, 4
kişilik bir ailenin asgari geçim haddi 6.370,32 ₺ olarak belirlenmiştir. 4 kişilik
bir ailenin sadece gıda ve barınma harcamaları ortalama 2.409,60 ₺ olarak
tahmin edilmiştir. TÜİK verilerine göre 2018 yılında Türkiye’de yoksulluk
oranı %13,9 yani 11.091.000 kişi.
Ancak matematiksel bir hesaplama ile bakıldığında, yoksulluk sınırı olan
6.370,32 ₺, günlük yaklaşık 37 $ tekabül ediyor. Yani 37 $ altında kazanan
yoksul. Asgari ücret 2.020,90 ₺, günlük 11,80 $. Yani günde 11,80 $ altında
kazanan insanlar aç. Sizce ne kadar insan Türkiye’de aç ve yoksul.
Türkiye’de en zengin %20’lik kesim gelirin %47,6’sını alırken, en düşük
gelire sahip %20’lik dilim toplam gelirin sadece %6,1’ini aldı.
Adaletsizlik, kan, gözyaşı, sefalet, açlık…. Dünyadaki ve Türkiye’deki
tablo ile ilgili durumun özetlenmesi “NEDEN GÜÇ BİRLİĞİ?” sorusun cevabı
niteliğindedir. Bu sorunlara çözüm üretmenin yolu “Güç Birliği”
oluşturmaktır. Hep beraber “BİZ” olarak oluşturduğumuz “güç Birliği” ile bu
hareketin amaçları doğrultusunda hedeflerine ulaşacaktır.

Güç Birliği’nin ana amacı; Türkiye Cumhuriyeti’nde ve tüm vatan
coğrafyamızda yaşayan bütün unsurların bir ve beraber olmasını sağlayacak,
zihinlerde ve kalplerde yaşanan ve yaşatılan dejenerasyonun yeniden
yapılandırılması, genetik kodlarımıza dönüp, aslımıza rücu etmemizi
sağlamak, üreten, müreffeh, güçlü, tam bağımsız Türkiye idealini, ekonomik,
sosyal, kültürel ve dahi tüm unsurlarda gerçekleştirmek için çalışmalar
yapmak ve bunu sağlamaktır.
Bu amaç doğrultusunda yapılacak çalışmalar bugün ve gelecek adına
son derece önemlidir. Geleceğin inşası, tarihi doğru okumak, hatalardan ders
alarak, o hataları düzeltmek ile olur. Geçmişini bilmeyen bir nesil, tarihin bize
yüklediği, adaletsizlik ve zulüm ile mücadele konusunda gerekli başarıyı
gösteremez. Önce kaybolan hafızamızı yeniden inşa etmek zorundayız.
Kimiz? Neyiz? Hangi tarihin çocuklarıyız?
Öze dönüşün, genetik kodlarımızı keşfetmenin, tarihimizi doğru
öğrenip anlayarak, zihinlerde ve kalplerde, asli manada medeniyet inşasının
yapılması adına dini, kültürel ve sosyal devrimin başlatılması vazgeçilmez bir
zorunluluk haline gelmiştir. Zihinler işgal altında iken topraklarımızı
korumamız mümkün değil. Zihinler öyle bir işgal yaşamış ki, 15 Temmuz da
meclisi bombalayan F-16 bizim olmasına rağmen içindeki pilotun kalbi ve
beyni başka güçlerin eline geçmiş durumdaydı. Artık savunmada kalamayız,
karşı atağa geçmemiz gerekiyor.

Gittikçe yoğunlaşan kimlik savaşları başladı. Türkiye’nin istikbali bu
savaşa bağlı. Cepheler beynimizden ve kalbimizden geçiyor. Evet, gerçek
düşünce kuruluşlarına ihtiyaç var. Batı’nın kelimeleriyle değil kendi
kelimelerimizle konuşup yazacak insanlara ihtiyaç var. Muhtaç olduğumuz
zihin ve kalp birliğinin inşa edilmesi, ortak değerler etrafında birleşilmesi için
bu gerekli. Batı’nın psikolojik gücüne karşı koymak için aynı maddi imkanlara
gerek yok. Yani CNN, BBC gibi yapılar şart değil. Asimetrik savaş yapılabilir.
Ama…
Ama düşmanın tankları varsa sizin de roketatarlarınız olmalı. Sapanla
direnemezsiniz. Milyar dolarlık medya devlerine milyonla kafa tutulabilir.
Fakat ne acıdır ki Türkiye’de psikolojik harp hâlâ iyi niyetle, “kervan yolda
düzülür” diyen idealist tiplerle yapılıyor. Bu acınası bir durum. Avrupa’da her
güçlü devlet kendi imajını korumak için 2-3 milyar dolar harcar. Proaktiftir,
savunma oynamaz. Türkiye’nin tam tersi.
Bu bağlamda bakıldığında bizler top yekûn bir birlenme hareketinin
oluşturulması gerekliliği üzerine yoğunlaşarak çözüm üretme gayreti
içerisinde olduk. Çalışmalarımızın neticesinde yukarıda bahsettiğimiz
bağlamda gücü doğru tanımlamış ve içselleştirmiş bireyler ile Güç Birliğini
oluşturmak, oluşturulan bu Güç Birliği’nin başlatılan uyanış hareketi ile
birlikte, Türkiye’de tepeden tırnağa değişimi sağlaması, bu hareket ile eş
zamanlı bir şekilde yeni bir Muasır Medeniyet inşasının gerçekleştirilmesi ile
tüm dünyaya örnek teşkil etmek olarak yol haritası belirlenmiştir. Bizler bir anlayış, bir zihniyet inşa etme hedefindeyiz. Bu şekilde
oluşturulacak doğru, dürüst, ahlaklı, erdemli bireylerden teşekkül ettirilen
devlet, devletçilik anlayışımız bağlamında, tüm unsurları ile birlikte top yekûn
bir değişimi sağlayacaktır.
Akla gelen temel sorunlar, “bunların gerçekleştirilmesi Türkiye’de
imkansızdır, Türkiye’de yaşayan insanlar menfaatlerine dokunulmasını
istemezler, o yüzden buna müsaade etmezler” şeklinde oluyor olabilir. Bu
bakış açısının yanlışlığını anlatmaya çalışalım; Türkiye 82 milyon nüfusa sahip
bir ülke. 18-50 yaş aralığındaki nüfus yaklaşık 21 milyon. Sadece bu aralıktaki
vatandaşlar üzerinden değerlendirme yapalım ki bizim tarihimize
bakıldığında, mesele vatansa 7’den 70’e herkes elini taşın altına koyduğu
görülebilir, bu yaş grubundaki insanlar içinden sadece %10’luk bir diliminin
bu belirttiğimiz hususlar konusunda hassasiyet gösterip, tüm adanmışlığı ile
bu durumu düzeltmek adına el ele verdiğini varsayalım. Bu yaklaşık 2 milyon
insana tekabül eder. 2 milyon kişi, 2 milyon adanmış, 2 milyon
vatanperver…sadece bu grubun birlikte, biz duygusu ile bir araya geldiklerini
bir düşünün. Ne kadar güçlü bir topluluk değil mi? Şimdi değişimi
gerçekleştirebilmek imkanlı gibi gözüküyor mu? Öncelikle bizler
potansiyelimizin farkında olacağız, ne olduğumuzun farkına varacağız, daha
önce de söylediğimiz gibi, içimizdeki o devi fark edeceğiz, o devin uyanması
ile birlikte bir ve beraber olduğumuzda ne kadar büyük bir güç olduğumuzun
bilinci ile ve bu değişimi gerçekleştirebileceğimize de tüm kalbimizle inanarak
mücadeleyi musalla taşına kadar bırakmayacağız.

14

En temel sorunlarımızdan birisi de kutuplaşmadır. Bu kutuplaşma bir ve
beraber olmamızın önündeki en önemli sorun olarak durmaktadır. Dolayısı
ile gittikçe yoğunlaşan kimlik savaşlarının başlaması, yurt ve vatan genelinde,
doğru kimlik tanımlamasının önemini ortaya koyuyor. Türkiye’nin istikbali bu
savaşa bağlıdır. Cepheler beynimizden ve kalbimizden geçiyor.
Bu bağlamda yeni bir Milliyetçilik anlayışı ve herkesin kendisini
tanımlayabileceği bir kimlik tanımlaması yapılması mutlak gerekli olan bir
durumdur. Bu konu ile alakalı tüm hazırlıklar yapılmış ve detaylar kamuoyu
ile yakın tarihte paylaşılacaktır. Detayları ile bu milliyetçilik anlayışının birey
nezdinde yerleşmesi, bizleri etnik, ideolojik, dini ya da farklı bir unsur
kullanarak bölmeye çalışanların emellerine ulaşmalarını engelleyecek
biçimde kurgulanmıştır. Bu milliyetçilik anlayışı ile hazırlanan kimlik
tanımlaması bir olmayı, biz olmayı, beraber olmayı ve hep beraber güçlü
olmayı sağlayacak harç vazifesi görecektir. Bu şekilde yeni Türkiye, çağın
gereklerine uygun, bilimi önceleyen, üretimi benimsemiş, tarihsel anlamdaki
insani kazanımlarını muhafaza etmiş yepyeni bir “Muasır Medeniyet” inşasını
gerçekleştirebilecektir.
Bu milliyetçilik anlayışın tüm dinamikleri, bir ve beraber olma
“temennilerinin”, eyleme geçmiş, ete kemiğe bürünmüş halidir. Zira bizler
sorunları değerlendirirken tespit odaklı değil, çözüm odaklı yaklaşımla
hareket ederiz.